Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) tarafından düzenlenen “İklim Değişikliği ve Tarımsal Üretime Etkileri” Konferansı’nda, iklim değişikliğine uyum sağlayacak ürün çeşitlerinin geliştirilmesi gerektiğinin altı çizildi. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Doğru yerde doğru bitki türü üretilmeli. Doğru zamanda ekilmesi teşvik edilmeli” dedi.

Küresel iklim değişikliğine karşı dünyanın en hassas bölgelerinden biri olarak kabul edilen Akdeniz Havzası’nda süregelen sıcaklık artışı ve yağışların azalmasının, ülkemiz ve bölgemiz için son derece önemli sosyo-ekonomik değere sahip tarım alanları üzerinde yaratacağı negatif etkiler sektör temsilcilerinde endişe uyandırıyor.

“Akdeniz, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölge”

Toplantının açılışında konuşan MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şerafettin Aşut, Akdeniz Havzası’nın iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölge olacağını söyledi. Sıcaklığın artması, yağışların azalması ve havadaki karbondioksit artışını, birincil anlamda tarımı ve bunun ayrılmaz parçaları olan hayvancılığı, balıkçılığı doğrudan etkileyecek bir tehdit olarak gösteren Aşut, şunları söyledi:

“Tarım ve gıda hayat demektir. Şu anda herhangi bir üretimdeki azalış veya artıştan değil, doğrudan etkilenecek olan hayatımızdan, bir var olma sorunundan bahsediyoruz. Elbette iklim değişikliği yeni bir konu değil, milyonlarca yıldır süregelen normal bir süreç aslında. Sorun, son yüzyılda yaşanan insan kaynaklı etkilerin süreci olmadığı kadar hızlandırmasıdır. Bu anlamda ben olayı bir madalyon gibi iki taraflı görüyorum. Birincisi, bu değişimi hızlandıran insan kaynaklı etkileri azaltmak, ikincisi bu değişime teknolojiyi kullanarak hazır olmak.”

“Gıda güvenliği, ulusal güvenlik meselesi”

Dijital gelişmelerin iklim değişikliği ile yaşanacak sorunların çözümünün de temeline yerleştirilmesi gerektiğini vurgulayan Şerafettin Aşut, “Sıcaklık artışı, atmosferdeki karbondioksitin artması, yağışların azalması ve buna bağlı toprağın bozulan nem ve besin değerlerinin nasıl telafi edileceği konuşulmalı; her bir sorun, bir Ar-Ge konusu olmalıdır” dedi.

Sel ve kuraklık gibi doğal felaketlere modellemelerle, projeksiyonlarla hazır olmak gerektiğine de dikkat çeken Aşut, “Bozulacak bir eko-sistemden ve sonunda oluşacak bir gıda güvenliğinden bahsediyoruz. Bir anlamda ulusal bir güvenlik meselesinden bahsediyoruz. Artık aynı tarımsal ürünü veya besi hayvanını, aynı şekilde ve aynı yerde üretemeyeceğimizden bahsediyoruz” diye konuştu.

Felaketlere hazır olmanın, ideal şartların yaratılmasının ayrı birer masrafı olacağını kaydeden Aşut, tüm bunların ekonomik sonucunun ise; azalan tarım-gıda üretimi, artan fiyatlar ve sonunda ortaya çıkacak gıda güvenliği olduğunu söyledi. Aşut, düzenlenen farkındalık toplantılarının, sorunun çözümü adına yapılan beyin fırtınalarının artık uygulamalara, somut çözümlere dönüşmesi gerektiğini kaydetti.

“Tehlikenin farkında değiliz”

MTSO 1 No’lu Meyve ve Sebzelerin İşlenmesi ve Ticareti Meslek Komitesi üyeleri olarak küresel ısınmayla epeydir tanıştıklarını vurgulayan MTSO Yönetim Kurulu Üyesi Hakan Sefa Çakır da, “Çünkü yağmur eskiye göre daha az yağıyor. Yağdığı zaman da fazla yağarak kirazları çatlatıyor, üzümleri hastalandırıyor, narenciyeleri gittiği yerde çürütüyor, seralardaki sebzeleri toplanamaz hale getiriyor. Eskiden 5 senede bir dolu yağarken şimdi senede beş defa yağmaya başladı” dedi. Sezonda dolu yağdığı veya don olduğunda o yılı kayıp yıl olarak yazdıklarını kaydeden Çakır, bu durumun olumsuz etkilerini her geçen gün daha fazla hissettiklerini söyledi. “Gıda olmadan hayat olmaz. Su olmadan da üretim olmaz” diyen Çakır, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bizi bekleyen tehlikenin farkında değiliz. Şu an günü kurtarıyoruz. Önceden yeni ürün dikerken pazarı iyi, yüksek getirili ürünler tercih ederken, artık birinci sıraya bu ürün ne kadar su tüketiyor, 10 sene sonra ihtiyacı olan suyu bulabilecek miyim veya hava şartları bu ürünün meyve vermesine müsaade edecek mi diye sorgulamamız gerekecek. Kaliforniya’da badem çok su istiyor diye geçim kaynakları olan bademin üretilip üretilmemesi tartışılıyor. İspanya’da çok su isteyen iceberg marulun üretimini durdurmaya başladılar. Biz de az suyla yetişen üzümleri ya da narenciyeleri söküp, yerine çok su isteyen kivi, Anamur muzu gibi ürünler dikmeye başladık. Doğru bir tercih mi?”

Küresel ısınma ile mücadelenin ilk adımının insanın bilinçlenmesi olması gerektiğini kaydeden Hakan Sefa Çakır, bu konuya yönelik politikalar ve yol haritası oluşturulması gerektiğini söyledi.

“Tarım sektörü yol haritasını belirlemeli”

Açılış konuşmalarının ardından Dünya Gazetesi Tarım Yazarı Ali Ekber Yıldırım, İTÜ Öğretim Üyesi ve Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği (SÜT-D) Başkanı Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu ile İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı ‘İklim Değişikliği ve Tarımsal Üretime Etkileri’ konulu konferansta, ilk olarak sektör temsilcilerinin acil yol haritası belirlemesi gerektiğine vurgu yapıldı. Suyun yüzde 70’inin tarımda, yüzde 22’sinin sanayide ve yüzde 8’inin ise içme ve kullanma suyu olarak kullanıldığının hatırlatıldığı toplantıda, öğrencilerden halka, çiftçiden, sanayiciye herkesin bilgilendirilmesi gerektiği bildirildi.

Dünyanın kirlenmesine, “aşçının mutfağı kirletmesi” benzetmesi!

Tarımda sürdürülebilirlik kavramı üzerinde duran SÜT-D Başkanı Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu, “İnsanoğlu vahşi hasatla tarıma başladı, sonra modern tarım girdi, ardından yenilikçi tarım geldi. Bugün ise akıllı tarım sistemini konuşacak noktaya geldik. Her şey insanın refah ve konforu için ama bu konforun bedeli dünyamıza oldu. Dünyaya baskı yaptık ve sera gazları artınca iklimler değişmeye başladı” dedi.

Dünyanın kirlenmesini bir aşçının mutfağı kirletmesine benzeten Karaosmanoğlu, üretirken kirletip sonra temizlemenin doğru olmadığını, yetiştirilecek ürüne göre çevrenin nasıl kirleneceğini öngörüp bu yönde önlem almak gerektiğini vurguladı. Sürdürülebilir üretime öncelik verilmesi gerektiğini bildiren Karaosmanoğlu, “Üretirken tabii ki kazanmalıyız ama bunu yaparken dünyamızla ahenk içinde olmalıyız. Kirleticileri yerinde, kaynağında engellemeliyiz. Kullandığı enerji ile su ile kimyasallarla tarımın kendisi önce iklim değişimine etki ediyor. Ama iklim değişiminden de en çok etkilenecek sektörlerin başında geliyor. Sektör temsilcileri ‘Yarın olabilecek miyim?’ diye düşünmeli. Bu nedenle sera gazını az çıkaracak, karbonunu yönetecek şekilde, iklim değişimine dirençli tarım yapmalı.”

Ne yapmalıyız?

Neler yapılması gerektiğine de değinen Filiz Karaosmanoğlu, şöyle devam etti:

“Tarımdaki girdilerimiz neler? Arazi, tohum, enerji, su, tarım kimyasalları. Çıktılarımız neler? Ürünler, yan ürünler ve atıklarımız. Bunların tümünü yönetmek çok kolay değil ama yönetilmeli. Kaynak Verimliliğini, Enerji, Su ve Atık Yönetimini sağlamalıyız. Bunları yaparsak tarımımız sürdürülebilir hale gelir, düşük karbon ekonomisi içinde düşük karbon ve su ayak izli ürünler üretir ve ihracatta ön sıralarda yer alırız.

İklim değişiminin yıkıcı etkilerini azaltmak adına Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) hazırlanmalı. Bununla ilgili desteklemeler olmalı, ki buna iklim finansmanı diyoruz. İklim dostu tarım yapabiliriz. İyi üretim planı yapmalıyız, akıllı ürünler seçmeliyiz.”

Mikdat Kadıoğlu: “Riski iyi yönetmeliyiz”

“Esas sorun ısınmanın hızlı olması. Buna ani iklim değişikliği deniyor. Biz de buna ayak uyduramıyoruz” diyen İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ise geçmiş 150 bin yılda dünyanın bir derece ısınmasına rağmen bugün 150 yılda bir derece ısındığının altını çizdi. Sıcaklığın en çok kutuplarda artığını, Ekvator ile kutuplar arası sıcaklık farkının düştüğünü ve bunun da hava hareketlerini etkilediğini belirten Kadıoğlu, şunları söyledi:

“Isınma bizi nasıl etkileyecek? Akdeniz Bölgesinde önümüzdeki 50 yılda hava yazın 4-5 derece daha ısınacak. Eskiden 150 bin yılda bir derece ısınıyor diyorduk. Şimdi 50 yıl sonra 4-5 derece artacak diyoruz. O zaman bakalım nasıl tarım yapacağız? Maalesef insanlar 1-2 derece olacak ısınmaları önemsemiyor. Oysa Uganda’da 2 derece sıcaklık artışı, iklim desenini değiştiriyor. Kahve üretim bölgeleri neredeyse tüm ülkede yapılabilirken bu değişim sonrası yalnızca 2-3 bölgeye kayıyor. Uganda Devleti bu 3 bölgeyi şimdiden saptamış ve koruma altına almış. Ev, fabrika yatırımı o bölgelerde yasak. Türkiye’de bu planlama var mı? Henüz sorun yaşamadan risklerimizi iyi yönetmeliyiz.”

Akdeniz Bölgesi’ni neler bekliyor?

Mikdat Kadıoğlu, Akdeniz Bölgesi’nde oluşacak değişimleri ise “Akdeniz Bölgesi’nde 2040’a doğru küresel ısınma ile birlikte, donlu gün sayısı azalıyor. En büyük sorun ise 35 ve üzeri derece sıcaklıktaki gün sayısı çok artıyor. Isınmalarla birlikte ekim-dikim tarihleri öne çekilecek ama su sıkıntısı olunca üretim verimi azalacak. Soğutmaya daha çok ihtiyaç olacağı için enerji maliyetleri artacak. Şimdiden enerji hesaplaması, planlaması yapılmalı” sözleriyle özetledi.

Akdeniz Bölgesi’nin fön etkisi nedeniyle bulut bulunduramadığını, bu nedenle ağaçlandırmanın yağışlara etkisi olmayacağını anlatan Kadıoğlu, “Bu bölge yağışlarının yüzde 50’sini kışın alıyor. Bu nedenle kış kuraklığı bölge için büyük sorun. Su hasadına önem verilmeli” dedi.

“Su ayak izi hesabı iyi yapılmalı”

Mavi, yeşil ve gri olmak üzere 3 tür su bulunduğunu kaydeden Miktad Kadıoğlu, su ayak izinin üçe bölünerek ele alınması gerektiğini söyledi. Türkiye’nin net kullanılabilir su miktarının 112 milyar metreküp olduğunu ve bunun günümüzde 44 milyar metreküpünün kullanıldığını bildiren Kadıoğlu, “Bu rakamlarla bile bugün su yok diye ağlıyoruz. 2023’te kullanılacak su miktarı 112 milyar metreküpe çıkıyor. Şu anda 3’te 1’ini kullanırken 5 yıl sonra ne yapacağız? Buradaki en büyük sorun yağmur hasadı yapamamamız. Hesapları iyi yapmalıyız” diye konuştu.

Tüm ayları buharlaşma ve yağış oranları açısından incelediklerini, hangi ayda buharlaşmanın yağıştan daha çok olacağını saptadıklarını ve tarımla uğraşan kişilere ekim dikimlerini ayarlamaları adına bildirdiklerini anlatan Kadıoğlu, şu bilgileri verdi:

“Kıyı Akdeniz Havzasında çıkan sonuca göre şu anda 5’inci ayda buharlaşma yağışı geçiyor gözüküyor. Yani sulamanın en çok arttığı ay Mayıs. 2100 yılında ise bu durum 2 ay öne geliyor, yani iki ay önceden sulamaya başlamak gerekiyor. Oysa yağışta yüzde 50 azalma olacak. Bu şartlar altında yeşil olarak adlandırılan yağmursuyu yerine sizin daha çok mavi suya yani yer altı suyuna ihtiyacınız olacak. Bu nedenle yer altı su barajları, kum barajları yapılabilir. Buharlaşmayı azaltacak çalışmalar yapabilir.”

“Doğru yerde doğru bitki türü üretilmeli”

Öncelikle tüm dünyada her tarımcının bir meteoroloji danışmanı var. Siz de bu hizmeti almalısınız. Meteoroloji danışmanları sizin adınıza takipte bulunmalı. Ekolojik ayak izlerinize çok dikkat etmelisiniz. Türkiye’de biz hep kriz yönetimi uyguluyoruz. Kriz yönetimini afet yönetimi zannediyoruz. Önemli olan krizi değil, riski algılayıp yönetebilmektir. Su havzaları korunarak yanlış yapılaşmanın önüne geçilmeli. Doğru yerde doğru bitki türü üretilmeli. Doğru zamanda ekilmesi teşvik edilmeli. Biz su kullanımı ve tasarrufunu bilmiyoruz. Muz, pamuk çok fazla su istiyor. Arz talep dengesi iyi kurulmalı. Sıcaklığın, kuraklığın üretim zincirini nasıl etkileyeceğini planlamalısınız.”

Tarımsal destekler konusunda çarpıcı tespit!

Dünya Gazetesi Tarım Yazarı Ali Ekber Yıldırım ise tarım sektörünün sorununun yalnızca iklim değişikliği olmadığını, kuraklığın, gıda güvenliğinin, açlık ve obezitenin, tarım sektöründeki yaşlanan nüfusun da önemli sorunlar olduğunu ifade etti. Yıldırım, şunları söyledi:

“Türkiye’deki tarım alanları giderek tarla bitkilerinden meyve ve sebzeye yöneliyor. Bu planlanarak mı, iklim değişikliğinin etkileri düşünülerek mi yapılıyor? Zannetmiyorum. 2017 yılında 161 milyon lira tarımsal gayri safi milli hasıla elde ediyorduk. Buna karşılık tarımsal üretim yapanlara 12.8 milyar liralık destek verildi. Aslında biz destek vermeyip para dağıtıyoruz. Verilen destek sonunda üretimin ne kadar arttığını ölçmüyoruz.

Avrupa Bankası’nın Türkiye’deki tarımın sorunlarına yönelik anketine göre, önemli sorunlar arasında yüksek girdi maliyetleri, dışa bağımlılığın krediler gözükmesine rağmen iklim değişimi yer almıyor. Aslına bakılacak olursa maalesef bu durum henüz tarım sektörü için bir sorun olarak gözükmüyor.”

“İklim değişimi her alanı etkiliyor”

İklim değişimiyle birlikte bitkisel üretim deseninin değiştiğini kaydeden Yıldırım, kış ortasında badem çiçeklerinin açmaya başladığını, ardından gelen don ile ciddi kayıplar yaşandığını söyledi. Hayvancılıkta ise üreme dönemlerinin değiştiğini ve ölümlerin yaşandığını kaydeden Yıldırım, “Yem üretimi azalıyor ve bu da doğrudan hayvancılık sektörünü olumsuz etkiliyor. Yağış rejimi değişiyor. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yağışlarda yüzde 40’lık azalma gözüküyor. İç ve Batı Anadolu’da ise yüzde 40’tan da fazla azalma gözüküyor. Ekim ve hasat dönemi değişiyor. Son yıllarda birçok üründe ekim ve hasat dönemlerinde kayma var. Bu da ciddi ekonomik kayıplara yol açıyor” diye konuştu.

Türkiye’de 24 milyon hektar tarım alanının yaklaşık 5-6 milyon hektarının sulandığını kaydeden Yıldırım, tarım alanlarının yüzde 80’inin ise sulamaya değil yağışa bağlı sulandığını bildirdi. Bu bölgelerde iklim değişiminin kendisini daha çok göstereceğini vurgulayan Yıldırım, su verimliliği için tarımsal sulamaya dikkat edilmesi gerektiğini kaydetti.

“İthalata dayalı tarım politikası ile uyum sağlanamaz”

Tarımda kendine yeterliliğin önemine de dikkat çeken Ali Ekber Yıldırım, şöyle konuştu:

“İklime, suya göre üretim yapacağız ama elimizdeki verileri de en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. İthalata dayalı tarım politikası ile iklim değişikliğine uyum sağlanamaz. Yem, hayvancılık, hububata, bakliyatta dışa bağımlılığın faturasını ödüyoruz. Önümüzdeki dönemde savaşlar artık tarım üzerinden yapılacak. Birçok ülke tarım ürünlerine ithalat yasağı getirdi. Yaşanan sorunlar teknolojiyi zorunlu kılıyor. Yüksek girdi maliyetleri, iklim koşullarından olumsuz etkilenme, verimlilik, sağlıklı ve güvenilir gıda temini için teknolojiye daha çok ihtiyaç var.”

Konuşmasının son bölümünde neler yapılması gerektiğine de değinen Yıldırım, iklim değişikliğinin tarıma etkisinin bölgesel, yerel ve ürünler itibariyle belirlenmesi gerektiğini söyledi. Olumsuz etkileri azaltacak uyum çalışmalarının bilimsel temelli yapılması gerektiğini belirten Yıldırım, “Tarım kaynaklı emisyonlar azaltılmalı. Doğal kaynaklar korunmalı, çevre bilinci geliştirilmeli, iklim değişikliği konusunda eğitimler verilmeli. İklim değişimine uyum sağlayacak ürün çeşitleri geliştirilmeli. Tarım-gıda arz zincirinde kayıp ve israf önlenmeli. Tarımda iklim değişikliğine uyum stratejileri geliştirilmeli. Hedef belirlenmeli” dedi.

Haberin Bağlantısı: Gidahatti.com